Volume : 11 | İssue : 2 | Year : 2019



ISSN 2148 - 273X | e-ISSN 2667-7458

















Current Issue Archive Most Accessed Articles Ahead of Print







: 11 (2)
Volume: 11  Issue: 2 - 2019
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages V - VI

3.Introduction

Page VII

4.From the Editor

Page VIII

REVIEW
5.Etiology and Diagnosis in Developmental Dysplasia of the Hip (I)
Cemil Ertürk, Halil Büyükdoğan
doi: 10.5222/iksstd.2019.20982  Pages 61 - 69
Gelişimsel kalça displazisi (GKD), kalça ekleminin gelişimi sırasında proksimal femur ile asetabulumun anatomik ilişkisinin bozulduğu bir hastalıktır. Asetabuler displazi, subluksasyon ve dislokasyon süreçlerini içerir. Tanıda risk faktörlerinin değerlendirilmesi, fizik muayene ve radyolojik görüntüleme yöntemleri ciddi öneme sahiptir. Displazik kalça ekleminin sağlıklı gelişebilmesi için femur başının asetabuluma redükte edilmesi gerekir. Prognozu, konsantrik eklem redüksiyonunun başarısı ve tedavisiz geçirilen süre belirler. Tanı ne kadar gecikirse, asetabular ve femoral remodelizasyon potansiyeli o kadar azalır. Bu durum tedavinin zorlaşmasına ve komplikasyonların artmasına yol açar. GKD erken dönemde ucuz ve kolaylıkla uygulanabilen konservatif yöntemlerle tedavi edilmektedir. Buna karşın, gecikmiş olgular ise ciddi cerrahi prosedürlere kadar ilerleyebilen, başarı şansları daha düşük, komplikasyon riskleri ve maliyetleri daha yüksek yöntemlerle tedavi edilmektedir. Bu nedenle, GKD tedavisinde en önemli basamağın erken tanı olduğu bilinmelidir.
Developmental dysplasia of the hip (DDH) is a disease in which the anatomical relationship of the proximal femur and acetabulum is impaired during the development of the hip joint. DDH process includes acetabular dysplasia, femoral subluxation and dislocation. Evaluation of risk factors, physical examination and radiological imaging methods are great importance for diagnosis. The femoral head should be reduced to acetabulum in order for the dysplasic hip joint to develop healthy. Success of concentric joint reduction and time without treatment determine the prognosis of the disease. The more delayed of the diagnosis causes to the lower potential for acetabular and femoral remodelization. This leads to difficulties in treatment and increased complications. In the early period, DDH is treated with cheap and easily applicable conservative methods. On the other hand, delayed cases are treated with methods that can progress to serious surgical procedures, have less chance of success and have higher risk of complications and costs. Therefore, it should be known that the most important step in the treatment of DDH is early diagnosis.

RESEARCH ARTICLE
6.Psychosocial And Behavioral Functioning of Cognitively Normal Children with History of Neonatal Seizure: Case Control Study
Edibe Pembegul Yıldız, Gonca Bektaş, Uğur Tekin, Melis Ulak Özkan, Mine Çalışkan, Nur Aydınlı, Meral Özmen
doi: 10.5222/iksstd.2019.62687  Pages 70 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: GİRİŞ ve AMAÇ: Yenidoğan nöbetleri (YN) ile ilişkili nörolojik sekeller uzun dönemde epilepsi, nörogelişimsel gerilik ve serebral palsi olarak bilinir. Bu çalışma, YN geçirmiş, nörobilişsel açıdan uzun dönemde etkilenmeyen çocukların psikososyal ve davranışsal sorunları araştırmayı amaçlamaktadır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntemler: Ocak 2006 ile Aralık 2008 tarihleri arasında YN tanısı alan ve tedavi edilen hastalar vaka-kontrol çalışmasına dahil edildi. Epilepsi, eşlik eden kronik hastalık, düzenli ilaç kullanımı öyküsü olan ve nöromotor gelişim basamaklarında gecikme olan hastalar çalışamaya dahil edilmedi. Yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik düzeyi hasta grubuna benzer olan çocuklar kontrol grubu olarak seçilmiştir. Davranış ve psikososyal değerlendirme için tüm katılımcılara standardize edilmiş sorular ve testler uygulandı. Çocuklar için Wechsler Zeka Ölçeği (WISC-IV) zihinsel performansı değerlendirmek için kullanıldı. Psikososyal ve davranışsal işlevsellik, Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) kullanılarak değerlendirilmiştir.


BULGULAR: BULGULAR: Bulgular: YN olan 17 hasta (9kız) ve yaşları 9-12 olan 18 sağlıklı kontrol (10 kız) çalışmaya dahil edildi. YN olan çocuklar ile kontrol grubu arasında zeka düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). YN ve kontrol grubu arasında toplam puanlar ve alt ölçek SDQ puanları istatistiksel olarak farklı değildi (p> 0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Beynin gelişim aşamasında nöbetlere maruz kalan riskli çocukların okul çağına geldiklerinde psikososyal açıdan izlenmesi, psikiyatrik değerlendirmeye yönlendirilmesi doğru bir yaklaşım olacaktır.


INTRODUCTION: Neurological sequelae associated with the neonatal seizures (NS) are known as long-term epilepsy, intellectual disability, and cerebral movement disorders. This study reports the psychosocial and behavioral problems among children whose neurodevelopmental status was not affected in the long-term.
METHODS: Patients who were diagnosed with and treated for NS between January 2006 and December 2008 were included in this case-control study. Children with physical inabilities, epilepsy, continuous medication use, concomitant chronic diseases and mentally retardation (intelligence quantity<70) were excluded. Typically developing children matched for age, sex, and socioeconomic status were recruited as the control group. All participants were screened for their intelligence and psychosocial and behavioral functioning using a standardized tests and questionnaire. The Wechsler Intelligence Scale for Children IV (WISC-IV) were used to evaluate intelligence quantity. Psychosocial and behavioral functioning were assessed using a set of standardized questionnaires including Strengths and Difficulties Questionnaire (SDQ).


RESULTS: 17 patients (9 female) with NS and 18 healthy controls (10 female), aged 9-12 years, were participated. There was no statistically significant difference observed between children with neonatal seizures and controls in intelligence quantity (p> 0.05). The total scores and subscala SDQ scores were not statistically different between children with neonatal seizures and controls (p> 0.05).


DISCUSSION AND CONCLUSION: Childrens who were diagnosed with NS were exposed to seizures during active stages of brain development, it may be reasonable to monitor them with respect to psychosocial and behavioral problems, when they reach school-age and ensure that problematic high-risk children are referred to psychiatric evaluation.

7.Is the Surgery Necessary at the Neonatal Cephalohematoma ?
Abuzer Güngör, Melih Üçer, Şevki Serhat Baydın
doi: 10.5222/iksstd.2019.82612  Pages 75 - 79
GİRİŞ ve AMAÇ: Sefal hematom bebeklerin %0,2-3'ünde görülen, genellikle parietal bölgede oluşan, sütür çizgileriyle belirgin olarak sınırlanmış periost altı kanamadır. Yaptığımız bu çalışmada yenidoğan kliniğinden tarafımıza konsülte edilen hastaların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin Cerrahisi kliniğine Temmuz 2016 - Aralık 2018 tarihleri arasında sefal hematom tanısı yönlendirilen 423 yenidoğan retrospektif olarak tarandı. Hastalar cinsiyet, sefal hematomun oluştuğu edildiği bölge, doğum şekli ve tedavilerine göre değerlendirildi.
BULGULAR: Sefal hematomlu 423 yenidoğanın 237’si (%56,02) kız, 186’sı (%43,98) erkek bebekti. Doğum haftası ortalama 38.9±1.2 hafta idi. Bebeklerin 393’ünde (%92) 1. ay kontrolünde, 21 inde 2. ay kontrolünde hematomun tamamen rezorbe olduğu gözlendi. 9 hastada kalsifikasyon oluştu ve 1. yıl kontrollerinde bu hastalardan 8’inin kalsifiye dokusunun rezorbe olduğu gözlendi. 1 (%0,23) hastada kalsifiye dokuda azalma olmadığı ve kozmetik amaçlı opere edildiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sefal hematom sıklıkla rastlansa da birkaç ay içinde herhangi bir kozmetik problem olmadan kendiliğinden kaybolan lezyonlardır. Bebeğin yaşı ve klinik muayenesi tedavi stratejisinde önemlidir. Kalsifiye sefal hematom nadir görülen bir klinik durumdur. Cerrahi tedavi sadece kozmetik amaçlı bir yaşından sonra yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Cephalohematoma is the most frequent cranial injury in the newborn, occurring in 0.2-3% of live births. It is a collection of blood between the periosteum and the skull. The aim of this study is to examine the patients who were consulted to us from the neonatal clinic.
METHODS: 423 neonates with cephalohematoma were retrospectively anayzed referred to the neurosurgery clinic with a diagnosis of cephalohematoma between July 2016 and December 2018. Patients were evaluated according to gender, the location and persistence time of cephalhematoma, type of birth and treatment modality.
RESULTS: Among 423 newborns admitted to our clinic between July 2016 and December 2018, 237 (56.02%) were female and 186 (43.98%) were male. The mean gestational week at birth was 38.9 ± 1.2. All babies were examined monthly, and completely resorption of the cephalhematoma observed in 393 (92%) of the patients within first month while 21(%5) of the patients within second month. Only 9 (2%) patient cephalohematoma persisted over 2 months and has been calcified. Only 1 (%0,23) of these patients with calcified cephalohematoma persisted over 1 year and required surgery for cosmetic reason.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cephalohematoma is a common lesion that disappears spontaneously in a few months without any cosmetic problems. History and clinical examination are important in the differential diagnosis and imaging strategy. Calcified cephalal hematoma is a rare clinical condition. The age and clinical examination of the baby are important in the treatment strategy. Surgical treatment should only be performed for cosmetic purposes after one years old.

8.Quantitative Evaluation of Superficial Retinal Capillary Area via Optical Coherence Tomography in Healthy Individuals in Turkish Population
Abdullah Özkaya, Hatice Nur Tarakçıoğlu
doi: 10.5222/iksstd.2019.04695  Pages 80 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Herhangi bir damarsal hastalık öyküsü bulunmayan sağlıklı bireylerde maküla bölgesinin yüzeysel kapiller sahasının kantitatif olarak optik koherens tomografi anjografi (OKTA) ile değerlendirilmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel çalışma. Herhangi bir göz hastalığı olmayan ve 18-45 yaş arası bireyler bu kesitsel çalışmaya dahil edildiler. Yüzeysel retina dolaşımı için 6x6 mm’ lik OKTA görüntüleri alındı. Cihaz tarafından sağlanan parametreler olan foveal avasküler zon (FAZ) alanı, FAZ perimetrisi, FAZ sirkülaritesi, damar dansitesi ve perfüzyon dansitesi ölçümleri değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplamda 50 sağlıklı bireyin 100 gözü alındı. Çalışmaya alınan gönüllülerin 32’ si kadın (64%), 18’ i erkekti. Yaş ortalaması is 32,5±7,1 (20-45 yaş arası) idi. Ortalama FAZ alanı 0,30 mm2 olarak bulundu. Ortalama ful damar dansitesi 18,00 mm-1 ve ortalama ful perfüzyon dansitesi 0,439 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Optik koherens tomografi sonuçlarının kalitatif yorum ile beraber kantitatif olarak yorumlanması retinayı etkileyen hastalıkların takip ve tedavisinde ciddi bir fayda sağlayacaktır. Bu çalışma ile elde edilen normal değerler gelecekte yapılacak olan çalışmalara ışık tutabilir.
INTRODUCTION: To evaluate the superficial retinal capillary bed quantitatively via optic coherence tomography angiography (OCTA) in healthy individuals.
METHODS: Cross-sectional study. The healthy individuals between 18 and 45 years-old who did not have any ophthalmological disorder were included in this study. 6x6 mm OCTA images were taken for superficial retinal capillary circulation. The parameters, foveal avascular zone (FAZ) area, FAZ Perimeter, FAZ Circularity, vessel dansity, and perfusion dansity which were provided via the device were evaluated.
RESULTS: A total of 100 eyes of 50 healthy individuals were included in the study. Thirty-two (64%) of them were women and 18 (36%) were men. The mean age was 32.5±7.1 (range 20-45 years). Mean FAZ area was 0.30 mm2. Mean full vessel density was 18,00 mm-1 and mean full perfusion density was 0,439.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Quantitative evaluation of OCTA images along with the qualitative evaluation may add a valuable contribution to the diagnosis and follow-up of retinal diseases. The normal values obtained from this study may enlighten our pathway throughout the future studies.

9.Femtosecond Laser Assisted LASIK vs SMILE: Refractive Results, Contrast Sensitivity and Corneal Higher Order Aberrations
Kadir İlker Çankaya, Dilek Yaşa, Alper Ağca, Yusuf Yıldırım, Ahmet Demirok
doi: 10.5222/iksstd.2019.29484  Pages 86 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Femtosaniye lazer destekli laser in situ keratomileusis (f-LASIK) ve küçük kesiden lentikül ekstraksiyonu (SMILE) cerrahilerini refraktif sonuçlar, görme keskinliği, kontrast duyarlılığı ve korneanın yüksek sıralı aberasyonları açısından karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir gözüne f-LASIK, diğer gözüne SMILE cerrahisi uygulanan ve en az 18 ay takip süresi olan hastalar çalışma kapsamına alındı. Ameliyat öncesi ve sonrasındaki refraktif kusurun sferik eşdeğeri (SE), görme keskinlikleri (GK), kontrast duyarlılık ölçümleri, toplam yüksek sıralı aberasyonlar (HOA), sferik aberasyon (SA), koma ve trefoil çalışma kapsamında değerlendirildi.
BULGULAR: Yirmi dört hastanın 48 gözü çalışma kapsamında değerlendirildi. Ameliyat sonrası 18.ayda ortalama SE f-LASIK ve SMILE gruplarında sırası ile 0.35±0.27 ve 0.32±0.27 idi (p=0.608). Düzeltilmemiş görme keskinlikleri f-LASIK grubunda SMILE grubuna göre 1. ayda anlamlı derecede daha iyiydi (f-LASIK ve SMILE gruplarında sırası ile 0.01±0.03 ve 0.05±0.10 logMAR, p=0.026) ancak daha sonraki kontrollerde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ameliyat sonrasında toplam HOA, SA ve koma her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştı ve gruplar arasında bir fark yoktu (18.ayda ortalama toplam HOA RMS f-LASIK ve SMILE gruplarında sırası ile 0.51±0.10 ve 0.52±0.14, p=0.656). Trefoil ise sadece SMILE grubunda artmıştı ve 6. 12. ve 18. Ay muayenelerinde f-LASIK grubuna göre anlamlı derecede daha yüksekti. Kontrast duyarlılık iki grupta da ameliyat öncesine göre anlamlı derecede değişmemişti ve gruplar arasında fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SMILE ve f-LASIK sonrası refraktif sonuçlar ve nihai görme keskinliği benzer olsa da görme rehabilitasyonu f-LASIK sonrası daha hızlıdır. Ayrıca, SMILE cerrahisi bazı yüksek sıralı aberasyonları f-LASIK’e göre daha fazla arttırıyor olabilir.
INTRODUCTION: To compare refractive and visual results, corneal aberrations and contrast sensitivity after femtosecond laser assisted laser in situ keratomileusis (f-LASIK) and small incision lenticule extraction (SMILE) for myopia and myopic astigmatism.
METHODS: Patients who underwent f-LASIK in one eye and SMILE in the fellow eye and who have at least 18-months follow-up were included in the study. Spherical equivalent (SE) of manifest refraction, uncorrected distance visual acuity (UDVA), corrected distance visual acuity (CDVA), contrast sensitivity, total higher-order aberrations (HOA), spherical aberration, and trefoil were analyzed preoperatively and postoperatively.
RESULTS: Forty-eight eyes of 24 patients were included. At postoperative 18-month visit, mean SE in f-LASIK and SMILE groups were 0.35±0.27 and 0.32±0.27 D, respectively (p=0.608). UDVA was significantly better in f-LASIK group at 1 month postoperatively (0.01±0.03 and 0.05±0.10 logMAR in f-LASIK and SMILE groups, respectively p=0.026) but there was no statistically significant difference after 1-month visit. Total HOA, SA and coma increased in both groups and the difference between the groups was not statistically significant. At postoperative 18-month visit, mean HOA RMS in f-LASIK and SMILE groups were 0.51±0,10 and 0.52±0,14, respectively (p=0.608). Trefoil increased only in SMILE group and it was significantly higher at 6-, 12 and 18-month visits when compared to f-LASIK group. In both groups, there was no significant change in contrast sensitivity, postoperatively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Refractive results and final visual acuity after SMILE and f-LASIK are comparable. However, visual rehabilitation is faster in patients who underwent f-LASIK. Also, SMILE may induce some HOA more than f-LASIK.

10.KIM1 and NGAL Expression in Patients with Multiple Myeloma and Clinicopathological Significance
Dudu Solakoğlu Kahraman, Gülden Diniz, Özge Kaya, Cengiz Ceylan
doi: 10.5222/iksstd.2019.36349  Pages 93 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek yetmezliği, multipl myelomlu (MM) hastaların sık görülen bir komplikasyonudur. MM’lu hastalarda serum ve idrarda nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve böbrek hasarı molekülü-1(KIM1), akut böbrek yetmezliğini erken aşamada saptamada, faydalı olan iki yeni renal hasar biyobelirleyicileridir. Çalışmamızla, kemik iliği biyopsisinde MM tanısı alan hastalarda, dokuda KIM1 ve NGAL protein ekspresyon varlığını araştırmak ve klinik önemini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma serimizi, hastanemiz patoloji bölümünde 2010-2017 yılları arasında multipl myelom tanısı almış 67 hasta oluşturmaktadır. Klinik olarak böbrek yetmezliği olan hastalar belirlenmiştir. Hastaların parafin blok kesitlerinde, immunohistokimyasal olarak NGAL ve KIM1 protein ekspresyon varlığı değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hastaların 29’u (%43,3) kadın, 38’i (%56,7) erkekti. Yaşları 35 ile 87 arasında olup, ortalama 65,4±10 yıl idi. Hastaların büyük kısmında kemik ve vücut ağrıları, halsizlik sık görülen şikayetti. Hastalarda % 64,2 gibi yüksek oranında akut böbrek hasarına bağlı semptomlar vardı. MM hastalarının hiçbirinde neoplastik hücrelerde NGAL ve KIM1 ekspresyonu saptanmadı. Ancak dört olguda tümörde NGAL pozitif myeloid hücreleri gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu iki biyobelirteç, serum ve idrarda MM’lu hastalarda akut böbrek hasarını erken aşamada saptamada faydalıdır. Neoplastik hücrelerdeki yokluğu, tümörün bu belirteçleri eksprese etmediğini gösterebilir. Ancak bu ön gözlemin doğrulanması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Renal failure is a common complication of patients with multiple myeloma (MM). In patients with MM, serum and urine neutrophil gelatinase-associated lipocalin (NGAL) and kidney damage molecule-1 (KIM1) are two new renal damage biomarkers useful for detecting acute renal failure at an early stage. In our study, we aimed to investigate the presence of KIM1 and NGAL expression in tissue in patients with bone marrow biopsy and to evaluate its clinical significance.
METHODS: Our study series consisted of 67 patients diagnosed as multiple myeloma in the pathology department of our hospital between 2010-2017. Clinically, patients with renal failure were identified. The presence of NGAL and KIM1 protein expression was evaluated immunohistochemically in paraffin block sections of patients.
RESULTS: Of the patients, 29 (43.3%) were female and 38 (56.7%) were male. They were between 35 and 87 years of age and the mean age was 65.4 ± 10 years. Most of the patients had complaints of bone and body aches, weakness. 64.2% of the patients had symptoms due to acute kidney injury. NGAL and KIM1 expression were not detected in any of the neoplastic cells in MM patients. But NGAL positive neutrophils were detected in the tumor of four cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These two biomarkers are useful in detecting acute renal injury at an early stage which increase in serum and urine of patients with MM. Absence of them in neoplastic cells may indicate that the tumor does not expres these markers. However further studies are needed to validate these preliminary observation.

11.Evaluation of 230 Cases of Bartholin Gland Marsupialisation
Berna Aslan Çetin, Begüm Aydoğan Mathyk, Hale Çetin, İbrahim Polat
doi: 10.5222/iksstd.2019.40427  Pages 98 - 101
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Bartolin absesi nedeniyle marsupiyalizasyon yapılan olguları incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2011-Ocak 2018 tarihleri arasında hastanemizde Bartolin absesi nedeniyle marsupiyalizasyon yapılan 230 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, Bartolin abselerinin yeri, büyüklüğü, başvuru şikayetleri, postoperatif gelişen komplikasyonlar kayıt edildi. Vaginal doğum yapan ve yapmayan hastaların verileri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşını 31,78±7,24 olarak saptadık. Gravida ve parite ortalama değerleri sırasıyla 1,75 ve 1,45’ti. Hastaların 62’si nullipar iken, 160 hasta vaginal doğum, 8 hasta sezaryen ile doğum yapmıştı. En sık başvuru şikayeti %60 ile ağrı iken 2. en sık başvuru şikayeti disparoniydi. Vaginal doğum yapan grupta nüks daha fazla saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bartolin absesi daha önceden bu bölgede cerrahi girişim öyküsü olan, genç yaştaki, cinsel aktif bireylerde daha sık görülmektedir. Marsupiyalizasyon, diğer işlemlere göre daha kolay bir işlemdir, hastanede kalış süresi ve operasyon süresi diğer işlemlere göre daha kısadır.
INTRODUCTION: The aim of our study is to examine the Bartolin gland abscess marsupialisation cases.
METHODS: Medical records of 230 patients who underwent Bartolin gland abscess marsupialization in our hospital between January 2011 and March 2017 were retrospectively reviewed. Patients' demographic data, location and size of Bartholin abcess, complaints of admission and postoperative complications were recorded. The data of patients who did or did not have vaginal delivery were compared.
RESULTS: The mean age of the patients was 31.78 ± 7.24. Gravida and parity mean values were 1.75 and 1.45, respectively. While 62 patients were nulliparous, 160 patients had vaginal delivery and 8 patients had cesarean section. The most common complaint was pain with 60% and the second most common complaint was dyspareunia. Recurrence was more frequent in the vaginal delivery group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Bartholin abscess is more prevalent in young, sexually active individuals who have a history of surgical intervention in Bartholin gland region. Marsupialisation is an easier procedure than other procedures, the length of hospital stay and the duration of operation are shorter than other procedures.

12.Acute Scrotum
Seyithan Özaydın, Yusuf Hakan Çavuşoğlu
doi: 10.5222/iksstd.2019.19981  Pages 102 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Skrotumun şiş, ağrılı ve hiperemik hale gelmesine akut skrotum (AS) denir. AS olgularımızın tanı, tedavi ve takip sonuçlarının literatür eşliğinde değerlendirilip sunulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2005-Temmuz 2007 arasında kliniğimize AS nedeniyle başvuran 38 olgunun dosyaları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Olguların en küçüğü 7 günlük en büyüğü 16 yaşındaydı. 13’ü (%34.2) Testis torsiyonu (TT), 16’sı (%42.1) Epididimo-Orşit (EO), 5’i (%13.1) Apendiks Torsiyonu (AT), 2’si (%5.2) Akut İdiopatik Skrotal Ödem (AİSÖ), 1’i (%2.6) Enfekte Epididim Kisti (EEK), 1’i (%2.6) Travmatik Skrotal Hematom (TSH)’du.

Olguların 29’una (%76.3) Doppler Ultrasonografi (DU) yapıldı. 9’u (%23.7) DU yapılmadan ameliyata alındı. Bunların 4’ü (%44.4) TT, 2’si (%22.2) EO, 3’ü AT (%33.3) olarak saptandı.

On üç TT olgusunun 4’ü yenidoğan iken 5’inde inmemiş testis bulgusu mevcuttu. Ameliyat edilenlerin 5’i (%38.4) ekstravajinal, 8’i (%61.5) intravajinaldi. 7’sine (%53.8) orşiektomi, 6’sine (%46.1) detorsiyon ve testis fiksasyonu yapıldı. Ancak bunların 3’ünün (%50) atrofiye gittiği belirlendi.

EO olgularında %18.7 oranında idrar yakınması bulguları mevcutken hiçbirinin idrar kültüründe üreme olmadı ve üriner ultrasongrafilerinde ek patoloji saptanmadı. Ayrıca EO %31.2 oranında sistemik bir enfeksiyona eşlik etmekteydi.

AT olgularının sadece birinde (%20) mavi nokta bulgusu saptanırken dördü (%80) testis, biri (%20) epididim AT idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ayrıntılı bir hikaye, fizik muayene ve görüntüleme yöntemleriyle AS ayırıcı tanısı çoğunlukla mümkündür ancak tetkikler uzun zaman alacaksa hastanın doğrudan ameliyata alınması testisin kurtarılması açısından kritik öneme sahiptir.
INTRODUCTION: Scrotum swelling, painful and hyperemic state is called acute scrotum (AS). The aim of this study was to evaluate the results of diagnosis, treatment and follow-up of AS patients.
METHODS: The records of 38 cases who were admitted to our clinic with AS between May 2005 and July 2007 were reviewed retrospectively.
RESULTS: The smallest of the cases was 7 years old and 16 years old. 13 (34.2%) testicular torsion (TT), 16 (42.1%) epididymo-orchitis (EO), 5 (13.1%) appendix torsion (AT), 2 (5.2%) acute idiopathic scrotal Edema (AİSE) was 1 (2.6%) infected infectious cyst (EEK) and 1 (2.6%) traumatic scrotal hematoma (TSH).

Doppler ultrasonography (DU) was performed in 29 (76.3%) patients. 9 (23.7%) were operated without DU. Of these, 4 (44.4%) were TT, 2 (22.2%) were EO and 3 were AT (33.3%).

Four of the 13 TT cases were neonates and 5 had undescended testis. Five of the patients (38.4%) were extravaginal and 8 (61.5%) were intravaginal. 7 (53.8%) orchiectomy and 6 (46.1%) detorsion and testicular fixation were performed. However, 3 (50%) of these patients had atrophy.

Urinary symptoms were not observed in 18.7% of patients with EO and urinary ultrasonography did not show any additional pathology. In addition, EO was associated with a systemic infection of 31.2%.


DISCUSSION AND CONCLUSION: A detailed history, physical examination, and imaging modalities are often possible for the differential diagnosis of AS, but if the tests are to take a long time, the direct operation of the patient is critical to the recovery of the testis.

CASE REPORT
13.Soft Tissue Perineurioma
Elis Kangal, Özben Yalçın
doi: 10.5222/iksstd.2019.20082  Pages 110 - 112
Perinöroma, perinöral hücrelerden gelişen nadir benign periferik sinir kılıfı tümörüdür. Histolojik ve immunohistokimyasal özellikleri ile diğer benzer morfolojiye sahip tümörlerden ayrılır. Bu çalışmada, el bileği yerleşimli perinöroma olgusu sunuldu.
Perineurioma, is a rare benign peripheral nevre sheath tumor that develops from perineural cells. Its histological and immunohistochemical characteristics are distinguished from other tumors with similar morphology. In this study, we present a case of perineurioma with wrist localization.





Copyright © 2019 Istanbul Kanuni Sultan Suleyman Medical Journal. All rights reserved. LookUs & Online Makale